Meydan Masalları: Beton 101

Kamusal mekanın temel örneklerinden birisi olan meydanlar, tarihsel gelişimi, arka planında yatan gerçekleri, çevresi ile ilişkisi yok sayılarak yeniden üretilmeye devam ediyor. Meydanların tamamen sert zeminden oluştuğuna inanan karar vericilerin, her açık alanı anladıkları şekliyle bir meydana dönüştürdüğüne şahit oluyoruz. Kentlerin, tüm açık alanları betonlaştıran zihniyete isyanı, her doğa olayında sessiz çığlıklarla sokaklarda yankılanıyor. Buna rağmen yapma biçimleri değişmiyor. Bir malzemenin platonik aşıkları malzemeyi bile isyan ettiriyor. Haykırıyor beton, duyulmuyor: “Bari ağacın köküne dökmeseydiniz!”

En basit şekliyle “açık alan” olarak tanımlanan meydanlar, tarihsel gelişimine bakıldığında fonksiyonları tarafından şekil kazandırılan boşluklar olarak görülebilir. İlk kentlerde kırsal alandaki üretimin pazar alanı olarak kullanılan meydanlar, zaman geçtikçe kent içinde özel alanlara dönüştü. Ticaretin merkezi olan açık alanların yanına, siyasi ve idari meselelerin konuşulduğu meydanlar eklendi. Egemenliğinin bilinirliğini ve kalıcılığını sağlamak ve tarihini gelecek nesillere aktarmak üzere Gılgamış’ın bir Sümer kenti olan Uruk’ta taşlara yazıtlar yazdırdığı ve bu taşları çevreleyen geniş açık alanlar oluşturduğu da bilinmektedir. Öyle ki bu durum Gılgamış Destanı’nda şöyle geçmektedir: “Görüp geçirdiklerinin öyküsünü bir taşa kazıdı / sur çektirdi çevresine Büyük Alanlı Uruk’un.”

Uruk Görselleştirme Çalışması (artefacts-berlin.de

Köyden Kente Değişen Meydan Anlayışı

Gılgamış’ın Uruk‘ta sergilediği güç gösterisi 4.000 yıl öncesinde büyük etki yarattı. Tarihte gücün sembolü olarak kullanılan meydanlardan biri olan ve günümüze kadar gelen Kızıl Meydan da benzer özellikleri ile dikkat çekmektedir. Mimari ve inşaat teknolojisi ülkelerin gelişmişlikleri ile ilgili önemli verileri barındırdığı için, teknoloji çağı öncesinde bu tip yapılar ve açık alanlar şehirlerin ve imparatorlukların gücünü diğer devletlere göstermesi amacıyla çokça kullanılmaktaydı. Günümüzde bir kaç saniyede kişiler, kurumlar ve devletlerle ilgili öğrenmek istenilen bilgiye ulaşmak mümkün. Bu şartlarda dahi yılın sadece belli günlerinde kısmen dolduğunu gördüğümüz birbirine benzeyen meydanları tekrar tekrar üretmeye devam ediyoruz.

Doğası gereği çevresindeki yapılaşma ve fonksiyonuyla özellik kazanarak ortaya çıkan meydanların, kentlerde “sert zemin” ve “büyük açık alan” fonksiyonu ile üretildiğini görüyoruz. Her biri toplanma/miting alanı olacakmış gibi tasarlanan bu alanlar kentin asıl ihtiyacı olan kentsel açık alanlardan bir şeyi çalmaktadır: Yeşil dokuyu. Ağacı gövdesinden biraz geniş bir toprağa hapseder. Aynı yapma biçimli ile irili ufaklı onlarca meydan beton zeminle buluşur. Her meydan betonlaşınca, suç yapana değil, betona bulunur. Lanet okunur hatta. Soyuna sövülen beton, suçun masumu kalsa da anlaşılmaz.

Meydanlar kentlerde beton ile üretilmiş sert zeminden öteye geçemezken köy meydanlarında asli unsurun meydanın merkezinde yer alan bir ağaç olması büyük bir ironiyi içinde barındırmıyor mu? Köy yapılaşmasının merkezinde ağaç varken, kentin içinde yeşil dokuyu arayarak dahi bulamıyoruz. Yapılaşarak elde edilen meydanlarda süs olsun diye ayrılan çim alanlar da bir süre sonra gereksiz görülerek kapatılıyor. Kentin bir köşesinde, bir yol kenarında, bir sahil bandında, bir yönetici sırf öyle karar verdi diye bir alan meydan haline getiriliyor.

Meydan Masalları ve Çağın Gerçekleri

Meydanlar tarihte devletler için oldukça önemli açık alanlardı. Sümerler egemenliğini dilden dile yaymak için oluşturdu meydanı. Bir başka imparatorluk ordularını sefer öncesi toplayabilmek için. Tiananmen Çin Hanedanının kullandığı Yasak Şehir ile kenti ayırmak için yapılırken, Kızıl Meydan gösteri ve miting alanı olarak yapıldı. Tarihte yapılan meydanlarda amaçlanan şeyler bugünün ihtiyacı değil. Günümüze kadar ulaşan bu meydanların bazıları ilk şekliyle dahi kullanılmıyor. Çünkü tarih yaşandı ve sona erdi. Orduların toplanacağı, büyüklüğü ile diğer devletlere gösteriş yapılacak meydanlara artık ihtiyaç yok. Çağın başka ihtiyaçları varken hala aynı yapma biçimi ile meydanlar üreterek kentlere büyük haksızlık ediliyor.

Oysa muasır medeniyetler seviyesi çağın içinde yaşayan ve o çağa ayak uyduran bir topluluk bilincini gerektiriyor. İnsanlar uçmaya hazırlanırken karayolu yapmak, küresel ısınma ile yaşam tehdit altındayken ormanları yok etmek, kentin her açık alanını beton kaplamak, fabrika atıkları deniz yaşamını tehdit ederken büyük köprüler, kanallar inşa etmek bizi çağdaş değil, maalesef çağdışı yapıyor. Hayatın olağan akışında dahi ilerlemek varken yüzyıllar öncesi ile övünmek ve tarihi inşa etmeye çalışmak geleceği çalıyor. Günün ihtiyacının dev meydanlar olmadığını anlayarak kentin açık alanlarını insani müdahalelerle değerlendirmek gerektiğini anladığımızda sorunu da anlamış olacağız. İşte o zaman geldiğinde bu masalın içinden çıkarak çağın gerçeklerine göre yaşamaya başlayabiliriz.